8 Kasım 2012 Perşembe

istanbul'a dair

özleniyor ^^

17 Ağustos 2012 Cuma

vernik


Eski mezbeleliklerde birtakım binaların yükseldiğini görmek insanları hayrete düşürüyordu. Yeni yetmeler, şehirlerde böyle binaların yapılmış olmasını gururla karşılıyorlardı. Bu yeni binalara bakıp hayallere dalıyorlardı. Şehrin -yalnız şehrin mi, tüm ülkenin- geleceği sanki bu binalrda gizliydi, tuhaf bir muştuyu sezinliyorlardı bu binalarda: hor, hakir görülmekten bu yeni binalar, parke taşlarıyla döşenmeye başlayan sokaklar sayesinde kurtulacaklardı. Eskiyi -acaba, eski diye düşündükleri şey nasıl bir imgeydi kafalarda, çok belirsiz, kaypak, saydam bir şey olmakla birlikte gene de sinsi bir kötülük, unutulması gereken kötü bir öz vardı eski olanda- böyle böyle unutacaklardı. Bu yüzden biraz sevinçliydiler de. Çünkü gelen her değişiklik, eski olanın üstüne bir cila, bir vernik çekiyordu. Boyunlarında zincirlerle sırf şapka giymeyi reddettikleri için başka şehirlere itile kakıla sürülen, oralarda asılan insanlar, bu hemşeriler hatırlanmıyordu artık. Kıyıda köşede bu insanlardan konuşulduğunu işitenlerse onların neye, niçin direnmek istediklerini bir türlü kavrayamıyorlardı, bir çeşit aptallık yapmışlardı onlar. Bir hiç için. Özellikle, esikden Alman hastanesi olan o kocaman binadan çıkanlar -çünkü bir mektepti orası şimdi-. Şehir boydan boya vernikleniyordu. Boyanıyordu. Marangozlar mobilya yapıyordu. Kızların, gelinlerin çeyizleri katır sırtında değil, kamyonlarla taşınıyordu. Cilaydı bunlar. Derinlerde bulunan özü büsbütün değiştirmese de gizliyordu ya, bu bile güven veriyordu. Zaten doğar doğmaz bu cilayla, verniklerle karşılaşanlar, onların altındakini bilmiyordu, nerden bilsinler? Onlar için kurulu düzen buydu. Cilanın altı ilgilendirmiyordu onları. Ne de boyunlarında zincirleri şakırdatarak, kol kol başka şehirlere sürülenler, boyunlarındaki zincirler birbirlerine de bağlanmış olarak. Ne de bunlar...


Gül Yetiştiren Adam, Rasim Özdenören

24 Temmuz 2012 Salı

vera


Hiç söylenmemiş sözler söylemeliyim
El değmemiş,duru sözler sevdiğim için.

Sevdiğim! Şehir giysilerini kıskanır
Ve bu yüzden bürünür geceyi
Güneş gözlerinden beslenir
Ve saçlarını kollar görmek için.

Sensizken şehrim,
Boş meydanlarında yürüdüm
Kalın puntolarla iri laflar ettim
Öfkemi saldım iri dişli postallar üzerine.

Sevdiğim! Vera.. hangi çocuğu okşadın,
Ellerinle gülden kokular..
Dilinde aşk nameleri,
Söylesene Vera hangi çocuğun adını andın.
Sahi Vera en son ne zaman görmüştük Sena’yı?
Hatırlasana deli kız sana emanet etmişti o bombaları
Sevdiğim bak umut kan pıhtısı
Rengine döndü
Ki sen Vera, Filistin’den geçerken
Sakın eteklerini toplama
Biraz kan bulaşmış halde çık karşıma
Ve sakın unutma
O ilk çocuğumuzdur
Asırlardır dillerde olan Leyla’dır,
Meryem’in suskunluğunda can bulan
Gözleri vardı Züleyha’nın
Henüz düşmeden kirli kelimeler diyarına

Bilir misin vera bu kaçıncı çocuk?
Bu kaçıncı kertik yüreğe atılan?
Eskisi gibi değil.. artık daha da sancılı

Sevdiğim özgürlük meydanları budalalardan
Geçilmiyorsa
Bil ki bu şehirde çocuklar ölüyor

Asırlardan uzat ellerini Vera..
Ellerini bulur ellerim
Bir Grozni kuşatmasında
Dağları görüyor musun Vera?
Her bir dağa bir çocuğumuzun adını koymuşlar
Berat’ım, Emin’im, Murat’ım
Hani omuz omuza vermiştik ya bir namaz kıyamında
Hani beraber açmıştık orucumuzu
Kimi Marmara’da kimi Yıldız’da

Koş Vera koş
Ülkemin sürgün yerlerine koş
Ağlama deli kız ben ağlarım
Seni böyle görmemeli
Her okul kapısında türkümüzü söyleyen kızlarımız
Ve annelere de söyle ağlamasınlar
Ve sakın onlara ölüler demesinler

Söylesene Vera
Çocuklara sıkılan hangi kurşun kahpece değildir?

Öfkemiz taş doğursun Vera taş!
Yüreğimizi söksün yerinden
Bak her tarafta sapanlı ebabiller
Ebrehe’nin tankları kan kusturur
Şimdi Firavunu boğan Kızıldeniz’i
Ağlama duvarının dibinde görürüm
Ki asa değil Musa’nın elindeki
Çağın sökülmüş kalbidir.

Bir şubat gecesi kaybettik esrarımızı Vera
Kendimizi odalarımızda bulduk
Postallı korkularımızla
Söylesene sevdiğim hangi rengini çaldılar
Gökyüzünden
Bak zulüm Çin Seddi’ni aştı.

Sevdiğim içimizdeki Musalardan ne haber vardır?
İbrahimlerden,Yusuflardan
Yoksa Musa’yı Kızıldeniz’de yalnız mı bıraktık?
Ellerimizle mi verdik İbrahim’i Nemrutlara
Şimdi hangi kuyudan gelmede Yusuf’un sesi?
Ki unutma Vera
Filistin’de yeni doğan çocuklar ilkin annelerinin göğsüne
Sonra da yerdeki taşlara uzanırlar.

Neredesin ey İsmail’in boğazındaki merhamet?
İçimizdeki bu sızıyı kaldır
Ya ebabilleri gönder
Ya bizi de oraya aldır

Ve her taraftan bana yönelir
Seni arayan sesim
Vera benim.. Vera benim..

Numan Arıman

17 Temmuz 2012 Salı

mono - dream odyssey



16 Temmuz 2012 Pazartesi

icarus'un kanatları


Harvard Hukuk Fakültesi'nin düzenlediği foruma çağrılmıştım. Yanımdaki pencereden dışarıya farkında olmaksızın şöyle bir göz attım. Yıllar önce içinde bulunduğum soygun çetesinin üslendiği evin tam karşısındaydım, o anda farkına vardım bunun. Karşı konulmaz bir dalgayla sarsıldım sanki. Kirli geçmişimin görüntüleri allak bullak etti bir anda beynimi. Tıpkı bir hayvan gibi yaşamak; tıpkı bir hayvan gibi düşünmek!

Umulmadık bir uyanış peydahlandı içimde, içine düştüğüm çamurun ta diplerine değin nasıldı erişip kurtarmıştı beni İslam. Kaçınılması imkan dışı, belli bir son bekliyordu beni: ya bir mezarda çürümeye terkedilmiş suçlu bir ölü olacaktım ya da hayatta kalabilmişsem devlet zindanlarından birisinde mi olur artık, tımarhanelerden birisinde mi olur, tek başına bırakılmış, kötü huylu, suratından düşen bin parça, otuz yedi yaşında bir tutuklu olacaktım şimdi. Bundan başka olsa olsa karnını doyurabilmek ve uyuşturucu maddelere ara vermemek için hırsızlığa, dümenciliğe devam eden, yaşlanmış, hükmü geçmiş bir Detroitli Kızıloğlan olarak kalacaktım ve bir zamanların hırslı, acımasız Detroitli Kızıloğlan'ı gibi genç dümencilerin eline düşüp onların maskarası olacaktım. Neyse ki, düzeni bozulmuş bu dünyanın beni kuşatan çamurundan, pisliğinden kendimi kurtarabilmek için yeterli gücü bana veren İslamı tanıma noktasında Allah bana inayet etmişti. Ve ben, Harvard'ın davetli konuşmacısı, olduğum yerde öylece çakılı kalmışım.

Hapisteyken elime geçen Yunan Mitolojisi'ne ilişkin kitaplardan okuduğum bir hikaye yeniden canlandı kafamda. Hani şu İcarus adlı çocuk. Anımsıyor musunuz onun hikayesini? İcarus'un babası, balmumuyla birbirine tutturduğu teleklerden bir kanat yapar. "Uçacağım diye yorma kendini, alır götürür seni bu kanatlar ta yükseklere," der çocuğa. Ama çocuk, ha bu yanaydı, ha şu yanaydı, süzüle süzüle yükselmeye başlar bayağı. Uçabildiğine öylesine sevinmektedir ki İcarus, giderek kendi maharetiyle uçtuğuna inanmaya başlar. Yükseldikçe yükselir; yükselir ya, bu arada kanatları tutan balmumu güneşin hararetine dayanamayıp erimeye başlar. Ve sonunda İcarus düşüverir tepetaklak. 

Orada, Harvard'ın penceresi önünde dikilirken and içtim kendi kendime, uçmamı sağlayan kanatlarımın bana İslamca takılmış olduğunu asla unutmayacaktım. Hiçbir zaman aklımdan çıkmaz bu gerçek... Bir saniyecik olsun.

Malcolm X, Alex Haley

sözlük


Bugün beni, televizyon ya da konuştuğum yerlerde bizzat dinleyenler ya da konuşmalarımı basın kanalıyla izleyenlerin benim bir mektep kaçkını olduğuma inanası gelmeyecektir kimbilir. Bu durumu bütünüyle içerdeki gayretlerime borçluyum.

Charlestown Hapishanesi'ndeyken daha çok Bimbi'nin kültür dağarcığına imrenerek gayrete geldim asıl. Bimbi, hangi konuda olursa olsun, yanındakilerin sohbetine katılmamazlık etmemiştir hiçbir zaman. Bense hep boy ölçüşmek istemişimdir onunla. Elime hangi kitabı alacak olsam, baştan sona değin tüm sözcükleriyle sanki Çİnceymişçesine, kavramakta zorluk çekmediğim cümle sayısı yok denilecek kadar azdı. Bilmediğim sözcükleri üstünkörü geçip gidecek olsam bu kez de, okuyup bitirdikten sonra kitabın genel havası hakkında hemen hemen hiçbir yargıya varamıyordum. İşte bu durumdayken, vaktimi yalnızca kitap okuma çabalarıyla geçirmeyi arzulayarak geliyordum Norfolk Mahkumlar Sitesi'ne. Çok geçmeden bu arzularım da sönüp gidecekti, işe dört elle sarılmadıktan sonra.

Anladım ki yapabileceğim en iyi şey, hemen bir sözlük bulup buluşturmaktı, çalışmak, üç eş kelime bellemek için. Ayrıca el yazımı da geliştirmek gerektiğini akıl edecek kadar şanslıydım. Acınacak halim vardı. Doğru dürüst bir satır dizmeyi bile beceremiyordum. Norfolk Mahkumlar Sitesi Okulu'ndan kağıt kalemle birlikte bir de sözlük istemeye beni zorlayan asıl bu iki emelimdir.

İlk iki günüm sözlüğün sayfalarını rastgele karıştırmakla geçti. Bu kadar çok kelime olduğu aklımın ucundan bile geçmezdi. Bilemiyordum hangi kelimeleri öğrenmem gerektiğini. Sonra da nasıl olursa olsun sırf bir başlangıç yapmış olmak için, ne görüyorsam olduğu gibi kopya etmeye koyuldum.

Karmakarışık el yazımla ağır ağır, özene bezene önümdeki kağıtlara geçirdim birinci sayfayı, noktalama işaretlerine varıncaya değin. Diyebilirim ki, tam bir günümü aldı. Sonra, yazdıklarımı baştan sona okumaya koyuldum, kendi kendime yüksek sesle. Bir daha, bir daha, kendi kendime boyuna okudum durdum elyazımı.

Ertesi sabah kelimeleri düşünerek uyandım. Yalnızca bir çırpıda bu kadar çok kelimeyi yazabilmiş olduğuma değil, aynı zamanda o güne değin varlığından dünyada haberimin olmadığı kelimelerle karşılaşmış olduğuma da fazlasıyla seviniyordum. Bundan başka, birazcık kafa yormakla, pek çoğunun ne anlama geldiğini de kestirebiliyordum. Anlamlarını bilemediğim kelimeler olursa durmaksızın gözden geçiriyordum. Gariptir, sözlüğün ilk sayfasındaki şu 'aardvark' sözcüğü kafamda hala bıngıldar. Sözlükte de bir resim vardı; uzun kuyruklu, uzun kulaklı, karınca yiyenlerin yaptığı gibi dilini çıkararak yakaladığı kanatlı karıncalarla beslenen, oyuklarda yaşayan bir Afrika memelisi.

Öylesine büyülenmiştim ki bir daha bırakamadım, sözlüğün ikinci sayasını da kopya ettim. Gene aynı denemelr. Devirdiğim her sayfayla birlikte insanları, ülkeleri, tarihin ilginç olaylarını da öğrenmiş oluyordum. Hiç kuşkusuz sözlük demek, minicik bir bilim dağarcığı demekti. Sonunda sözlüğün yalnızca A maddesi bir top kağıdı arkalı önlü doldurmaya yetmişti. Sonra hemen B'lere geçtim. Uyguladığım bu yöntem işin sonunda bütün bir sözlükle başından sonuna değin haşır neşir olmaktı bir bakıma. Bunca alıştırmadan sonra daha da hızlandı çalışmalarım elyazımın serileşmesini sağlamıştır. Top top kağıtlar karalamaktan, mektup yazmaktan aşka, boş zamanlarımdaki çabalarım sırasında, diyebilirim ki, içerdeyken yazdığım kelime sayısı aşağı yukarı bir milyondur. 

Görüyordum ki kelime hazinem büyüdükçe, doğal olarak elime ilk kez alıp okuduğum bir kitabın neler anlattığını kavrayabiliyordum sonuçta. Okumaya düşkün birisi, okumanın açtığı yepyeni dünyaları düşleyebilir. Size şunu söyleyeyim: O zamandan tutun da hapishaneden çıkıncaya kadar serbest olabilidğim her dakika, kütüphanede, değilse ranzamda okumakla geçirmişimdir vaktimi. İğneli fıçıya koysanız ayıramazdınız beni kitaplardan. Bir yandan Elijah Muhammed'in öğretisi, yazışmalarım, ziyaretçilerim -özellikle Ella ve Reginald- bir yandan da kitaplar, derken zindandan kurtulmayı bile aklıma getirmeksizin geçip gitti yıllar. Doğrusu ya, o zamana değin gerçek özgürlük nedir bilmemişim hayatımda.

Malcolm X, Alex Haley

14 Temmuz 2012 Cumartesi

kelimeler

8 Temmuz 2012 Pazar

nigger


O gün her nasılsa sınıfta İngilizce Öğretmenim Mr. Ostrowski'yle yalnız kalmışım bir ara. Mr. Ostrowski, uzun boylu, gür bıyıklı, adeta kırmızı tenli bir beyazdı. Benim aldığım en iyi notlar arasında onun dersi de vardı; o da beni beğendiğini her vesileyle hissettirmişti bana. Daha önce de söz ettiğim gibi, adeta doğuştan 'danışman'dı bu adam; ne okunacağı, ne yapılacağı herhangi bir şey hakkında ne düşünüleceği konusunda hemen hemen her konuda öğütler verir dururdu. Biz de Mr. Ostrowski hakkında pek nazik olmayan şakalar yapardık kendi aramızda; bu adam sınıfta bize anlatıp durduğu o 'hayatta başarı kazanmanın yolları'ndan biraz da kendisi yürüyüp daha iyi bir yere gitmek yerine, neden Mason gibi küçük bir kasabada öğretmenlik yapıyordu yani?

Biliyorum ki Mr. Ostrowski bana o günkü öğüdünü de iyi niyetle vermişti. Bana karşı kötü bir niyeti olduğunu hiç sanmam. O günkü öğüdünün tek nedeni, onun beyaz Amerikalı mizacında yatar. Ben onun en iyi öğrencilerinden biriydim, hatta okulun en iyi öğrencilerinden biriydim; ama onun 'sizin yerinize' düşünebildiği gelecek, bütün beyazların siyahlar için düşündüğünden hiç de farklı değildi.

Mr. Ostrowski o gün bana şunu sormuştu: "Malcolm, artık kendin için bir meslek düşünüyor olmalısın. Söyle bakalım neye karar verdin? Aslına bakılırsa ben o güne kadar bu konuda hiç düşünmemiştim ama ona, "Şey, evet efendim, avukat olmayı aklımdan geçiriyorum." deyiverdim. Neden böyle dedim bilmiyorum. Bunun nedenini şimdiye kadar bulabilmiş değilim. Lansing'de o sıralar b-ne bir avukat vardır zencilerden ne de bir doktor vardır; arasanız tek bir kişi bile bulamazsınız; öyle olunca, herhangi bir mesleğe göz koymanıza yarayacak bir tek imaj bile yoktu önümde.  Ama o zamanlar kesin olarak bildiğim bir şey vardı ki o da, avukatların, benim yaptığım gibi bulaşık yıkmak zorunda olmadığıydı.

Benim cevabım üzerine Mr. Ostrowski çok şaşırmış bir halde sandalyesindeşöyle bir geriye yaslandı ve ellerini ensesinde kenetledi. Yüzünde hafif bir gülümsemeyle şunları söyledi bana: "Malcolm, hayatın bizden istediği ilk şeylerden birisi de gerçekçi olmaktır. Bak şimdi bu sözlerimi yanlış anlama sakın. Burada seni hepimiz çok severiz, Sen de biliyorsun bunu. Ama bu onuda daha gerçekçi düşümelisin ve bir zenco olduğunu aklından çıkarmamalısın. Avukatlık ha... Yok bak işte bu meslek bir zenco için gerçekçi bir hedef değil. Senin hakikaten olmayı başarabileceğin bir şeyi düşünmen gerek. Bak mesela ellerin bayağı maharetli; neler yapıyor, neler! İşbilgisi dersinde marangoz atölyesinde yaptığın şeyleri herkes beğeniyor. Ne diye marangoz olmayı düşünmüyorsun? sen buralarda sevilen bir insansın, marangoz olursan bütün işler sana gelecektir."

Sonra sonra Mr. Ostrowski'nin söylediği bu sözler üzerinde düşündükçe, huzursuzluğum büsbütün artmaya başlamıştı. Bu sözler kafamın içinde burgu gibi dönüp duruyordu. Beni asıl rahatsız eden şeyse, Mr. Ostrowski'nin sınıfta öteki öğrencilere, yani beyazlara verdiği öğütlerdi. Zaten bu beyaz öğrencilerin çoğu ona çiftçi olmak istediklerini söylüyorlardı; baba mesleğini sürdürmek niyetindeydi bu çocuklar, büyüdükleri zaman ailelerinin çiftliklerini kendileri işletecekti, niyetleri buydu. Ama  baba mesleğini devam ettirmek istemeyip de kendi yollarında yürümek, değişik bir şey olmak istediklerini söyleyenleri Mr. OStrowski hep teşvik ediyordu. Öğrencilerden bazıları, daha çok da kızlar öğretmen olmak istiyorlardı. Birkaç tanesi de daha başka mesleklere girmek istiyordu, birisi veterine olmak istiyordu, bir kız da hemşire olmak istiyordu. Değişik mesleklere girmek isteyenlerin hepsini de Mr. Ostrowski'nin çok teşvik ettiğini, onlara sürekli moral vermeye çalıştığını söylüyordu çocuklar. Ama bu öğrencilerin hiçbirisinin de aldığı notlar benim notlarım kadar yüksek değildi.

Bu konuda o zamana kadar hiç bu şekilde düşünmemiş olmam şaşırtıcı bir şeydi; ama başkalarından neremin eksik olduğu bir yana, o beyaz çocukların hemen hepsinden daha zeki bir öğrenci olduğumu düşündüm. Ama gene de ben, onların gözünde kendi gönlümden geçirdiğim bir şey olabilecek kadar zeki değildim. İşte bu gerçeği anladıktan sonra ben değişmeye başladım, için için.Artık beyazlardan mümkün mertebe uzak durmaya çalışıyordum. Derslere düzenli olarak devam ediyor ve ancak bana bir şey sorulması halinde konuşuyordum. Mr. Ostrowski'nin derslerinde yerimde oturabilmek bile artık adeta bedensel bir işkence oluyordu benim için. 

Eskiden 'zenco' sözünü hiç umursamazken, şimdi bu sözü her duyduğumda durup bu sözü sarfedene sert sert bakıyordum. Benim bu davranışım da onları bayağı şaşırtıyordu. Kısa bir süre sonra etrafımda o 'zenco' ve "Neyin var?" gibi sözleri bir daha duymaz oldum. Benim istediğim de buydu zaten. Öğretmenlerim dahil, hiç kimse bana ne olduğunu tam olarak anlayamıyordu. Sağda solda benim bu halimin konuşulduğunu anlıyordum.

Malcolm X, Alex Haley

4 Temmuz 2012 Çarşamba

binbir çeşit


Anneme minnettar kaldığımı hatırladığım başka bir nokta daha var. Bir gün annemden bana bahçemizde ayrı bir yer vermesini istemiştim de, o da tutmuş istediğim gibi kullanayım diye bahçenin bir köşesini bana ayırmıştı. Minik bahçemi çok sevmişimdir, çok iyi bakmışımdır bahçeme. En çok da bezelye yetiştirmeyi severdim ve yetiştirdiğim bezelyeler yemek olup da soframıza gelince sonsuz bir gurur duyardım. Bahçemde boy vermek isteyen ayrık otlarını daha ilk filizleri görünür görünmez ellerimle yolup yolup atardım. Fidelerin arasında dizlerimin ve ellerimin üzerinde gezine gezine solucan, böcek arar, bulduklarımı da hemen öldürüp gömerdim toprağa. Ektiğim şeylerin sağlıklı büyümesi için günlük bakımlarını eksiksiz olarak yaptıktan sonra fide sıralarının arasına sırt üstü uzanır gökyüzünü, bulutları seyre dalar, aklımdan türlü türlü şeyler geçirir, binbir çeşit hayal kurardım. 

Malcolm X, Alex Haley

20 Haziran 2012 Çarşamba

nagwa - kites

16 Haziran 2012 Cumartesi

çay



Baş köşeyi kim aldı, kime verdin? 
Bir bardak soğuk su gibidir onlar 
Ellerinin uzandığı her masada taş gibi bir çay.


Bizim içtiğimiz çay da çaydır.
Çarpık dudaklı, ezik gözlü allı mavili çaylar 
Şehirlerden çok güneş vardır o çaylarda 
O çaylar dağları bin parça eder getirir. 
Yaşamayı çağıl çağıl getirir. 
Dans eden bir kadının ayak bilekleri gibidir onlar 
Judy Garland gibi çay, kan gibi çay


O çaylardan su içenlerin gözleri 
Benim çay bardağımda senin gözlerin olur 
Senin gözlerin sizin çay bardağınızda.


Sezai Karakoç

3 Haziran 2012 Pazar

sükût suikasti




Suavi Kemal Yazgıç

“Kimi başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla… Ben kalemle doğmuşum.”
Cemil Meriç

Okumaya ve yazmaya adanmış bir ömrün, eserlerle taçlanmış bir neticesidir anlatmak istediğim. Ancak bu noktada “Okumanın ve yazmanın boş bir heves olarak kabul edildiği bir ülkede okumaya ve yazmaya adanmış bir ömrün kıymeti harbiyesi nedir?” diye sormak istemiyorum. İnsanların her şeyi bildiği bir ülkede yaşıyoruz çünkü. Evet, her şeyi biliyorlar. Çünkü bu insanların liderleri, ağabeyleri, günlük gazeteleri, televizyonları, okulları onlara günün, partinin, camianın, cemaatin geçerli doğrularını ezberletiyor. Kimin hain, kimin kahraman olduğu sorusuna verilecek “paket” cevaplarla dolaşan bu insanlara ellerindeki paketlerin boş olduğunu söylemek ne mümkün? Ya da zamanla “paketlerin” el yordamıyla değişmesine paralel olarak “kahraman” ve “hainler”in yer değiştirdiğini, fikrî hayatın konjonktürel sloganlardan ibaret tutulmasının gizli bir sansür mekanizması gibi sürekli işler hâlde tutulduğu bir ülkede sıradanlığın konforlu sırasına girmeyi reddeden bir insanı nasıl anlatmalı? İnsanları George Orwell’in 1984 adlı romanın anlattığı konjonktüre göre tarihini ve dilini değiştirme olayının bilfiil yaşandığı bir ülkede ezberden konuşmayan ve mevcut ezberleri sorguya çeken bir aydını anlamak için nasıl davet etmeli?

“Paket” cevapların içinin boş olduğunu göstermek için iğneyle kuyu kazarak geçti Cemil Meriç’in  ömrü.

Okudu ve yazdı…
Yazdı ve okudu…

Şifahi bir toplum olduğumuz yani sohbetin en önemli kültür aktarma ve yaşatma aracı olarak hâlâ bizim için önemli bir yeri olduğunu bildiği için de anlattı, anlattı, anlattı…Bir hocaydı o aynı zamanda. Gençlerin etrafına toplandığı, sürekli sorularla karşılaşan ve birikimini yazılarında olduğu gibi ve belki de yazılarında olduğundan daha da fazlasıyla sohbetleriyle aktaran bir hoca. Sürekli uyanık, sürekli müteyakkız zihnini besleyen en önemli dinamiklerden biri de bu akıştı zaten.

Cemil Meriç’i “hayatın”, “tarihin”, deli gömleği olarak tarif ettiği “ideoloji”lerin bir noktasında donup bir kalıba teslim etmeyen de bilgiye, hakikate olduğu kadar akışa olan tutkusuydu zaten. “Okumak” ise Cemil Meriç için asıl mesaisini işgal ediyordu.

Bu durumda Meriç’in adresi tarif edilirken evinin en belirgin ayırt edici vasfı olarak “caddeden geçerken kitapları görürsünüz” denilen bir evde yaşamasından daha normal bir şey olamaz (Çınarlı, 1979: 186). O, pakete değil hakikate talip bir okuryazar. Okuryazarlığın hakkını öylesine tutkuyla vermeye çalışıyor ki bu bütün hayat rotasını belirliyor.

Çilekeşimiz dış dünyaya kapanan gözlerini içe(içimize) çevirmiş. Yeni sorular bırakmış ufkumuza, sahicilik tutkusunun ürünü yakıcı sorular seçmediği inzivasında fikirlerini ağır ağır olgunlaştırmış. Ona gösterilen uzletten 
yazılarıyla haykırmış.

Ya duyulmamış yahut fütursuzca kulak arkası edilmiş.
Kadirşinaslığın yangınında kavrulmuş, bahası ömre bedel bir mücadelenin adamı olmuş.

Ne Mülkiye Ne Mülkiyet

Balkan Harbi’nin 1912’de evinden, yurdundan ettiği sayısız ailelerden biri Meriç’in ailesi. Cemil Meriç, Dimetoka’dan hicret eden ailenin Hatay’da doğan çocuğu. Doğu ile Batı arasındaki o derin çatlak üstünde yaşamış, köklerini aramış, kimliğini bu arayış sancıları içinde var kılmıştır Meriç. Hatay tam bir kültürel fay hattıdır. Hatay’ı fay hattı kılan sadece Doğu ile Batı arasında yer alması değildir. Eski ile yeni arasında da yer alır Hatay. Anayurda iltihakına kadar kaldırılmış elifba geçerlidir orada. Ve Cemil Meriç, lise yıllarına kadar alfabeyi değil elifbayı kullanır.

Her yerin yabancısıdır o. Ancak bu yabancılık onu kendine bir yer aramaya ve bulmaya itmiştir. Bu yabancılık, onun arayışını sürdürmesinde yakıt görevi üstlenmiştir. Bu yabancılığın içini kavurduğu hasret yüzünden Meriç bulduğuyla, kendisine sunulanla yetinmemiştir.

Fransız işgalindeki Hatay’da Türklüğünü vurgulayabilmiş olması lise mezuniyetine, dolayısıyla Mülkiyeli olmasına mani olur. Mülkiyeli olamadığı için mülksüzlüğe adım atmıştır. İstanbul’da tuhaf ve tehlikeli bir taşralı olarak algılanır. 1939’da Hatay hükümetini devirmeye teşebbüs suçundan idam talebiyle yargılanırken “Ben Marksistim” diye haykırabilmiş, beraat de etse mimlenmiş bir insandır. Hüsamettin Arslan’ın “Cemil Meriç2” dediği bu haykırıştır işte. (Edisyon, 1998:35). Ancak Arslan’ın tasvir ettiği 3 Cemil Meriç’te de yani “Osmanlı kültürü ile yoğrulmuş otantik” Cemil Meriç 1, “faustvari” Cemil Meriç 2 ve ”evine dönen” Cemil Meriç 3’te de onun hakikate duyduğu açlığı okumak mümkündü. Otantik hâliyle yetinmemesinde de Marx’a hicret etmesinde de eve dönmesinde de yani hayat boyu sürdürdüğü uçbeyliğinde Cemil Meriç’i yönlendiren iç motivasyonun kaynağı hep bu açlıktır işte. Pascal “insan büyüklüğünü bir uca giderek değil, her iki uca dokunarak gösterir” demekte… Cemil Meriç’in büyüklüğünü hesap edebilmek tabii ki ayrı büyüklük.

“Belde-i nur” diye gittiği Paris “okuduğu romanların en tatsızı, en namussuzu, en kahpesi”, gözleriyle ilgili son tedavi umudunu da kaybetmiştir orada.

Çetesizliğin Uzun Yolu

Meriç, yaban kalmak istememiş ama zihinsel vatanı olan kimliğini bulmak için yoldan gitmeyi tercih etmiştir. Seçtiği yolu uzatan ise “hiçbir çeteye mensup olmamayı” seçmesinden kaynaklanır. Bir çeteye mensubiyet ise öncelikle “şube müdürü” olmaya talip olmaktan geçer. Bu yüzden olsa gerek “revaçta” olan bir nevzuhur fikir adamının Türkiye şubesi olarak anılmayı başarmak, kariyer yıldızını parlak tutmak için yeterlidir. Ancak Cemil Meriç kolay olanla ilgilenmemiştir. Onun tutkusu hakikate yöneliktir çünkü. Kariyerizme değil. Bu yüzden kestirmelerin, kolayca dönülen köşelerin dayanılmaz kolaylığı onu cezbetmemiştir. Oysa entelektüel tarihimiz, el yordamıyla bulunmuş ve ardı arkası sorgulanmadan kabullenilerek insanları ikbale erdirecek bir merdiven niyetine kullanılmış ve eskimeye mahkûm yeni fikirler mezarlığına çevrilmiş durumda çıkar karşımıza.

Bu mezarlıkta Cemil Meriç’in yerinin olmamasını ise Mustafa Armağan’dan okumak mümkün: “Size tuhaf gelecek belki, ama ben Cemil Meriç’in “yeni” bir şey söylediği kanaatinde değilim. Çoğu Cemil Meriç havarisi onun hep yeni ve özgün şeyler söylediği yolunda mavallar anlatıyor bize. Ancak bu sözler onu anlamadıklarını gösteriyor sadece. Çünkü “yeni” dediğimiz şey nedir? O anda, o şahıstan zuhur etmiş bir düşünce veya görüş. Peki bu görüşün “yeni” olduğuna nasıl kanaat getireceğiz? Tabii ki onu “eski” ile kıyaslayarak. Bu durumda “yeni” dediğimiz şeyin aslında “eski”nin bir devamı, yani geleneğin aslî anlamıyla “eski”nin üzerine yapılmış bir yorum olması icap eder. Ben Cemil Meriç’in çağdaşı Türk aydınlarından ayrıldığı noktanın belki onu yukarıda kullandığım anlamda “yeni” yapan şeyin bu “eski”ye hâkimiyeti olduğunu düşünüyorum.” (Armağan, Coşkun 2004:18).

Gayyada Bekleyen Kitaplar

“Bir Dünyanın Eşiğinde”, “Bu Ülke”, “Umrandan Uygarlığa”, “Kültürden İrfana”, “Bir Facianın Hikayesi”… yazdığı kitaplar derin bir gayyaya atılmış taşlardı. Aks-ı seda duymak için sabırla bekledi. Sessizliğe teslim olmadı. Issız adasında şişe içinde mesajlar yolladı. Beklentisi kalmamıştı gerçi. Yine de devam etti. Batı’ya doğru giderken Hindistan’a vardı.

Ganj kıyılarında gördüğü rüyayı “türbem” diye tanımlayacaktı. Uzun ve sabırlı bir çıraklık döneminde nihayetinde “sen bizden değilsin” nidasıyla daldığı aldanış uykusundan kan ter içinde uyandı ve ütopyanın ezici hafifliğini bir kenara bırakıp ülkesini tanıyarak hayat tablosunu “vuzuha” ve “şuura” kavuşturdu.

İzmlerin, ayaküstü tüketilecek paketlenmiş fikirlerin, kaynağı ve dayandığı meçhul ve karanlık ön yargıların dışında ülkesine, tarihine ve toplumuna angaje olmaya cesaret etti. Ta en başta bilmeye cüret ederek attığı ilk adımla bu neticeye doğru yol almaya başlamıştı zaten. Mecrası ve istikameti onu nihayete sevk etti: Eser’e.

Bütün uğraşı sağırların duvarına çarptı, daha kötüsü, duymak isteyenlerin. Hint’te sağcı diye damgalandı. Saint Simon’da solcu diye. Sol, diyaloğu hepten kopardı. Bir kitabın Ötüken’den basılmış olması aforoz edilmeye yeterdi. Okumadığından şikâyet ettiği sağ, ona sözlerini yayacak imkânlar tanıdı. Onun çığlığını sığ bir sessizlikle boğmak istediler.

Sükût suikastine yenilmedi Cemil Meriç.
Meriç’i yenemeyen “sükût suikasti”, onun daha da güçlü olmasını sağladı.

Üstadın Attila İlhan’a yazdığı mektup, onun hâlinin en öz beyanıdır: “Her kitap, meçhule yollanan mektup, meçhule yani adresi olmayana. Bazen bir S.O.S., bazen bir aşk mektubu, bazen yıldızlara atılan bir kement, fakat daima bir çoğalmak, bir yalnızlıktan kurtulmak arzusu. Sanat bu manada, yeni bir dünya yaratmak cehdidir, daha doğrusu Tanrı’nın murdar, rezil, pespaye dünyasını dostlarla doldurma cehdi.” (Meriç 1993: 189).

“Umrandan Uygarlığa” ve “Kültürden İrfana” Giden Yol

Uzun bir yolculuktur Cemil Meriç’in yazı macerası. İlk yazısı olan “Geç Kalmış Bir Muhasebe” (1933) ile tamamen kendisine ait ilk telif kitabı olan “Hint Edebiyatı” (1964) arasında geçen 31 yıl boyunca ağır ağır örer kozasını. Eserlerinin önemli bir bölümü ise 1974 ile 1985 arasındaki dönemde yayımlanır.

Onun soruları bir davettir.

“Biz” adını verdiğimiz topluluk kimlerden oluşur? Bu ülke nasıl bir ülkedir? Kimin ülkesidir? Bu zehirden soruları hatırlatır okuyucularına. “Bu Ülke” : Büyük bir meydan okuyuş. Hem de karşılık alamamış  bir meydan okuyuş. Sonraki eseleri de bu toplumdan neşet eden, bu kitaptaki sorunları derinleştiren, büyüten eserler. O pınardan çağlayan nehir.

Bütün çilesinin özü: Bu Ülke
Bu Ülke: Bütün eselerinin tohumu.
O, alemini bu tohumda gizledi.

Topyekûn eserleri, kitaplardan inşa edilmiş bir kıtayı anlatan; öğrenmek, öğretmek tutkusundan doğan bir seyahatname ve aynı zamanda da bu büyük cehdin ürünü olan seyahate başkalarını da çağıran sahici devetiyelerdir.

Hakikate talip olan her okur bu davetiyenin esas muhatabıdır.

Tabii yüreğiniz ve beyniniz, henüz iğrenç iğvanın çarklarına kapılmamışsa…

Kaynaklar

Armağan, Mustafa; Coşkun, Sezai, Bulutları Delen Kartal, Ufuk Kitap, İstanbul, 2004
Çınarlı, Mehmet, Sanatçı Dostlarım, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1979
Edisyon, Cemil Meriç ve Bu Ülkenin Çocukları, Yayıma Hazırlayanlar: Ayşe Çavdar, Ergün Meriç, İz Yayıncılık, 1998
Meriç, Cemil, Jurnal C2, Yayıma Hazırlayanlar: Mahmut Ali Meriç, İletişim Yayınları, 1993.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

bayrak yarışı


Akşam oluyordu, sınıfa bir gariplik çökmüştü. Bana yeni devredilen talebelerimin yüzlerine şöyle bir baktım. Bir kütle olduklarını düşünürüm onların; yalnız ön sırada oturanlar biraz insana benzer, ötekiler onları saran bir yığındır. Ben de ön sıraya baktım, şöyle bir baktım yani. Onların bakışları, her zamanki gibi donuktu, ifadesizdi; ama, gene her zamanki gibi, bilinmeyene karşı duyulan korkuyla doluydu: Beni tanımak istiyorlardı. "Hocamız rahatsız," dedim onlara. "Biz" diliyle konuşuyordum her zamanki gibi: "Bir süre birlikte yürüteceğiz dersleri." Biri, arka sıralardan biri adımı sordu. Tahtaya yazdım. Sonra profesör olduğumu da öğrendiler. Bunları hep arka sıradakiler sordu. Ön sıradakiler daha ciddi görünmeye çalışırlardı. Onlar da hangi kitapları tavsiye edeceğimi sordular. Refik Beyin kitabı yoktu: kitabın icadından önce profesör olmuştu. Benim kitabım vardı. Biraz ısrar etmelerini bekledikten sonra kitabımın adını da yazdım tahtaya. Yılda bir iki kere yayımlanan dergilerde de bazı makalelerim çıkmıştı. Uzak ülkelerde yaşayan ve matematik dünyasında bile çok az kişiyi ilgilendiren konularla uğraşan meslektaşlarımın işine yarayabilecek şeyler... bilim denizinde sonsuz küçük birkaç nokta... Başka araştırmalarda, 'Prof. S. Gözbudak'ın aynı konudaki araştırması' şeklinde bir dip notu... Bunların adlarını ahtaya yazmadım tabii. Henüz o kadar kendimden geçmemiştim. Başka kitap adları da yazdım: tavsiyelerime tarafsız bir görünüm vermek için. "Siz hangisini tavsiye edersiniz?" diye sordu ön sıradan biri. Hep bunu sorarlardı. Talebe denilen şekilsiz kütle her yıl başkalaşır; fakat içlerinden bazıları sanki yarıştaki bayrak gibi yıldan yıla hiç değişmeden aktarılırdı. Bu öğrenciyi sanki yıllardır tanıyordum. Sanki yıllardır aynı soruyu bıkmadan usanmadan soruyordu bana. Ben de yıllardır gene bir bayrak gibi taşıdığım, "Kendi kitabımı tavsiye etmem," karşılığını verecektim ve yıllardır değişmeyen biçimde gülünecekti cevabıma. Ne bitmez bir bayrak yarışıydı bu, Allahım!

Eylembilim, Oğuz Atay 

12 Mayıs 2012 Cumartesi

kuş koysunlar yoluna

11 Mayıs 2012 Cuma

sosyalist blok


"Sosyalist blokta" 1989'da başlayan dramatik değişmenin belli bir geçmişi olduğunu söylemek bile fazla. Şimdi değindiğimiz gibi olayın başlangıcı 1960'lı yıllara (yumuşama dönemi) kadar geriye gitmektedir. Yumuşama döneminde ilk fark edilen faktör, sosyalist ülkelerin teknoloji alanında Batı'nın, özellikle ABD'nin en az 30 yıl, bazı sektörlerde 40 yıl gerisinde kaldığı gerçeği idi. Artı, üretim ve tüketim alışkanlıklarının da Batı âlemi standartlarına göre az gelişmiş düzeyde seyretmesi vakıası idi. İşte sosyalist blokun teknolojik yönden geri kalmışlığı, üretim ve tüketim harcamalarında belli bir düzeyi tutturamamış olmasından doğan boşluk, Batı'nın çok uluslu şirketlerince doldurulmuştur. Başka bir söyleyişle, çok uluslu şirketler sosyalist ülkelere yatırım teklifleriyle geldiklerinde, ilkin belli bir tepkiyle karşılaşmışlar ise de, olayın vahameti (yani sosyalist blokun geri kalmışlığı) kısa sürede anlaşılmış ve kabul görmüştür. 1989'da başlayan fiilî çözülmenin temelinde söz konusu iktisadî - ticarî - teknolojik amillerin rolü bulunduğu teslim edilmelidir. Bu gerçeği Yugoslavya, daha Tito zamanında görmüş ve daha o zamandan (tepkilere rağmen) kapılarını Batı sermayesine açmıştı. Bu olayı bir başka anlamı, Yugoslavya'nın Sovyetler Birliği'nden, daha o tarihlerde, bağımsız hareket etme arzusu ve iradesi olarak yorumlanmalıdır. O tarihlerde sosyalist ülkelere ve ilkelere ihanetle suçlanan Yugoslavya'yı çok geçmeden bütün Sovyet ülkeleri izlemiştir. Daha 1989'da görünen manzara şu idi: Sosyalist bloka mensup ülkelerin insanları, kapitalist âlemin pazarı haline gelecekti. Bu durumda 1. Sosyalist ülke insanlarının bazı özlemlerini (üretim ve tüketim düzeylerinin yükseltilmesi) tatmin edecek, 2. Kapitalistlere de hem yeni pazarlar edinmek, hem yeni yatırım mekânları sağlamak suretiyle kârlarını katlama fırsatını kazandıracak bir değişimin arifesinde bulunuyorduk.

Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti, Rasim Özdenören

8 Mayıs 2012 Salı

zincirleme kaza



Kapitalizmin temel özelliği faizli sistem olmasıdır. Ve bütün sorunların anası da faizdir. Faiz, üretim maliyetinin yükselmesine yol açar, üretim maliyetinin yüksekliği fiyatın yükselmesini doğurur, fiyatın yükselmesi talebi azaltır, talebin azalması üretimi azaltır, üretimin azalması bazı işçilerin işine son verilmesini gerektirir, bu durum toplum çapında işsizlik demektir. Öte yandan, bu toplumda yaşayan insanların her şeye rağmen satın alma güçlerini desteklemek gerekir, bu destek ancak suni yollardan sağlanabilir (emisyon hacminin genişletilmesi, yani karşılıksız para basımı suretiyle), işte burada ikinci bir handikaba, enflasyon handikabına girilir. Enflasyonun ve işsizliğin olduğu bir toplumda akla gelebilecek her tür suç ika edilir ve suç işlemek o toplumun günlük yaşantısı içinde yer alır. Bu suçlar illa cebir ve şiddet yoluyla işlenenler olmayabilir, kuşkusuz o da vardır, ama onun yanında “beyaz yaka suçları” denilen ve genelde ülkenin yönetimini elinde tutan politikacılar ve bürokratlar tarafından işlenen suçlarda artış görülür.

Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti, Rasim Özdenören

24 Nisan 2012 Salı

tahammül, keder, hüzün


Sözgelimi, Japonya'da yakın zamana kadar antidepresanlar yaygın bir kabul görmüyordu. Küresel rüzgârlar muhafazakâr Japonya'nın psikiyatri bilimine de tesir ederek bu ilaçların pazardaki yerini almasını sağladı. ABD psikiyatrisinin etkisiyle, Japonya'da da son beş yılda giderek artan sayılarda yeni ilaçlar tüketilmeye başlandı. Oysa bu ilaçların getirdiği uçarı neşe hali ve parlaklık, Japon geleneği içinde olumlu kişilik özellikleri olarak değerlendirilmiyordu. Keder, Japon toplumuna kaybı, geçiciliği ve kusurluluğu hatırlattığı için hoş karşılanmaktaydı. Kişinin sıradan keder ve yası yaşamasını engelleyecek bir ilacın onun kişiliğine, duyarlılığına ve manevi gelişimine zarar vereceği düşünülürdü. Keder ve kayıplara duyarlı bir biçimde verilen tepki, Japonya'da her zaman çok önemli olmuştur. Tiyatro, edebiyat, geleneksel ve modern halk şarkıları; nostaljiye, kayıp ve yas duygularına, şeylerin geçiciliğine olumlu göndermelerle doludur. İnsanlar ayrılık ve kayıp durumlarında rahatça ağlarlar; fakat aynı zamanda bu yaşantılardan güç devşirirler, hayatta kalanlarla bağlarını güçlendirirler ve grup dayanışması sağlarlar. Öfke ve huzursuzluktan farklı olarak, hüzün, yas ve melankoli bu dünyanın geçiciliğini hatırlattıkları için âdeta buyur edilirler. Konfüçyüsçülük ve Budizm, tahammülü öne çıkarır, keder ve hüzne bir içsel gelişim vasıtası olarak değer verirler. Dışadönüklük, girişkenlik, sokulganlık ABD'de bir satıcı için vazgeçilmez kişilik özellikleri; bir Japon için ise duyarsız ve hoyrat toplumsal davranışlardır.

Kalbin Direnişi, Kemal Sayar

19 Nisan 2012 Perşembe

contra


Sakin bir ilişkinin imkânsızlığı, aslında son derecede doğal bir sonuca daha yol açtı: Konuşmayı unuttum. Belki zaten büyük bir hatip olmayacaktım, ama insanların sıradan akıcı konuşmasına sahip olabilirdim. Ama sen daha çok küçükken sözü bana yasakladın, "Tek bir itiraz yok!" tehdidi ve yanı sıra kalkan el, o zamandan beri bırakmıyor peşimi. Senin karşında -kendi meselelerin söz konusu olduğu sürece mükemmel bir hatipsindir- tıkanan, kekeleyen bir konuşma tarzı edindim, bu kadarı bile çok fazlaydı senin için, sonunda sustum, önceleri belki inattan, daha sonra ise senin karşında ne düşünebildiğim ne de konuşabildiğim için. Ve benim asıl eğitmenim sen olduğun için de, hayatımın her alanını etkiledi bu.Sana itaat etmediğimi düşünmen, çok tuhaf bil yanılgı. "Daima her şeye contra", senin sandığın ve beni suçladığın gibi, senin karşında gerçekten hayatımın temel ilkesi olmadı. Tam tersine: Eğer sana daha az uysaydım, benden çok daha hoşnut kalırdın mutlaka. Tüm eğitim tedbirlerinin tam yerini bulduğunu söylemek çok daha doğru; tek bir müdahaleyi savuşturmayı denemedim; ben olduğum halimle, senin eğitiminin ve kendi itaatkârlığımın bir sonucuyum (temel yapım ve hayatın etkileri dışında tabii). Bu sonuncun yine de seni utandırması, hatta farkında olmaksızın bunu kendi eğitiminin bir sonucu olarak kabullenmeyi reddedişin, tam da senin elinin ve bendeki malzemenin birbirlerine bunca yabancı olmasındandır. Derdin ki:"Tek bir itiraz yok!" Ve böylece sana rahatsızlık veren, içimdeki karşıt güçleri susturmak isterdin, ancak bu etki benim için fazla güçlüydü, ben fazlasıyla itaatkârdım, tümüyle suskunlaşır, senden saklanır ve ancak kudretinin bana, en azından doğrudan, erişemeyeceği kadar uzaklaştığımda kıpırdamaya cesaret edebilirdim. Oysa sen karşıda dururdun ve bu durum yalnızca senin gücünün ve benim zayıflığımın olağan sonucuyken, her şey sana yine "contra" gibi görünürdü.

Babaya Mektup, Franz Kafka

10 Nisan 2012 Salı

tünel



Ateşçi gelir, kömür atar ve tren
Deler sizin karanlığınızı
Ateşçi gelir, kömürü karıştırır ve tren
Çıkar sizin karanlığınızdan

Sizin tünelinizi hatırlıyorum sanki
Tren değil yolcular geçiyordu
Ve hatırlamıyorum bundan
Daha karanlık bir yolculuğu

Nasılsa kendi karanlığınızdan
Bir gün siz de geçersiniz
Çıkar karşınıza bir avuç kül
Ve söndü sönecek ateşiniz

Haydar Ergülen

25 Mart 2012 Pazar

uzun kollar


Fener'deki Sümbüllü meyhanenin müdavimlerinden ayyaş bir zat ise, lodosçular kethüdası Tavukpazarlı Koca Asım Paşazade Turşucu Hüseyin Efendi'nin kankardeşi merhum Gelenbevî Salim Efendi'den başka bir rivayet nakletmiştir: Mezkur batakhanede, bu zatın beyanına göre Yâfes Çelebi, esnaf şeyhine inme inmesine sebep olmamış, ama ustası Zekeriya Efendi tarafından şu sözlerle azarlanmıştı: "Diğerleri senin yeteneğini görüp korktular. Çünkü gediğin elinden alınmasaydı onların bu ticareti yürütmeleri zor olacaktı. Yaptığın kılınç onların bütün müşterilerini ellerinden alır, üstelik bunun arkası da gelir. Ama ben bambaşka bir sebepten onların kararına katılıyorum: Ustaların kılınç yapmak için saatlerce ve günlerce dövdükleri demir neden serttir, bilir misin? O, insanoğluna hemen boyun eğmez, çünkü onların, kendisiyle işleyecekleri suçları bilir. Bu yüzden de ortak olacağı günahların bedelini ateşte dövülürken peşinen öder. Zalimlerin kolları kendi erişilmez isteklerine göre çok kısadır. Tutkularının büyüklüğü onları böylece sakat kıldığından, bizim kılınç dediğimiz koltuk değneğini kullanırlar. İcad ettiğin silah işte onların tutkularını büyütecek ve zulümlerini arttıracak. Sen onların kollarını uzattın. Oysa kılınçlar yeterince uzun değil miydi?"

Kitab-ül Hiyel, İhsan Oktay Anar

12 Mart 2012 Pazartesi

anayasa mı, destan mı?


"İdeal" çözüm, ideal anayasa veya ideal hukuk metni değil, aksine toplumun hayatını, geleceğini, tercihlerini belirleme iddiasında olmayan, bu iddiayı topluma bırakan bir anayasa olabilir. Amerikan Anayasası'nı yapanlardan Benjamin Franklin, 235 yıldır yürürlükte olan, dünyanın en başarılı anayasa metni ortaya çıktığında "Nihai metni dahi kimseyi memnun etmiyor, zira mükemmel bir anayasa yapma imkânı yok" gerekçesiyle anayasanın kabul edilmesini istemişti. Alt maddeleriyle birlikte 24 maddelik anayasa, dünyanın en "iyi" anayasası olarak gösteriliyor. 

Yol Ayrımında, Osman Can 

Not: 1982 anayasası 177 maddedir. 

anayasaya aykırı


Bir kere Türkiye'de anayasa hukukçusu, anayasa hukuku ders kitaplarında yazılı teorileri, anayasa konusuna ve anayasa tartışmalarına en iyi cevabı verecek bilgi kaynağı olarak görür. 300 yıllık modern devlet teorisinin parlak kavramları gözünü kamaştırır. Yeni anaysa yapımı konusunda kafası karışır. "Bir anayasa varken, onu geçersiz kılacak bir anayasa yapılamaz; bu, anayasaya aykırı olur" diye düşünür. "Anayasayı değiştirmek için, yürürlükteki anayasaya bir madde ekleyelim, o bize izin vermiş olsun ve ondan aldığımız izinle yeni anayasa yapalım!" der. "İyi de, bu anayasaya eklemeyi yapan siz iseniz, kendi koyduğunuz kuralın ardından, 'bakın anayasa bize izin veriyor' demek, biraz saçma bir tiyatro olmuyor mu?" diye itiraz edildiğinde, "Hukuk devleti" diye cevap verir. Konuşma ilerlediğinde anayasa hukukçusunun "hukuksal uzmanlığı"nın yazılı metinlerle sınırlı olduğunu görebilirsiniz. Yazılı metin dışında bir hukuk idesinin var olduğunu veya demokratik iradenin yazılı hukuk metinlerinin de yaratıcısı olduğunu ya da halkın kendi kaderini hiçbir hukuk metnine ihtiyaç duymaksızın tayin edebileceğini havsalası almaz. Bu hukukçu dilinin, antidemokratik anayasa anlayışından en fazla mağrur olanları da zehirlediğini, yine bu kesimin farkında olmadan darbeci anayasal düzenin diliyle, kırmızı çizgileriyle ve tabularıyla konuşmasına neden olduğunu görmek, çok trajik, ancak bir gerçek. Fikir edinmek için, Alevilerin, muhafazakârların ve solcuların anayasa tartışmalarına hâkim olan dillerine ve bu kesimler için hazırlanmış anayasa raporları veya taslaklarına bakmak yeterlidir. Hepsinin ortalamasını alıp ve kırmızı çizgilerini topladığımızda , herkesin değiştirmeyi iddia ettiği ittihatçı anayasal düzenin dili ve sistematiğinden başka bir şey ortaya çıkmıyor. Bu da trajik bir duruma işaret ediyor. 

Yol Ayrımında, Osman Can

4 Mart 2012 Pazar

rachel


Peki dördüncüsü? İslam irfan geleneğini diğerlerinden ayıran da ölümün bu rengidir. Nakşîliğin sırrı ölümün bu dördüncü rengindedir. Ekberîliğin de... Ölümün son rengi siyah ey tâlib! Çünkü dördüncüsü siyah ölüm (mevt-i esved) . Artık kurtulmak, ayrılmak, kaçınmak, yapmamak söz konusu değil. Siyah ölüm, bir eylemsizlik değil, negatif bir eylem ise hiç değil. Bilâkis halkın arasına girmek, halkın içinde yaşamak, halkın ızdırabını yüklenmek demek siyah ölüm.İnsanın dertleriyle hemhâl olmak da nefsi öldürmenin diğer bir adı. Kendinden, derviş kibrinden, keyfinden uzak durmak. Kitlenin içinde bir karınca hâline gelmek. Ezilmek. Çiğnenmek. Gürültünün arasında. Hizmet uğruna. Nefsin rağmına. Manastırdan çıkmak yani. Tekkeden ayrılmak. Kendi gönlünle başbaşa kalmaktan vazgeçmek. Hira'yı terk etmenin diğer adıdır siyah ölüm. Zaten ölmüş olanın ölümüdür. Hakikate ermiş olanın. Ferdin değil, ferdiyetin ölümü. 

Ölümün Dört Rengi, Dücane Cündioğlu

25 Ocak 2012 Çarşamba

içimden şu zalim şüpheyi kaldır / ya sen gel ya beni oraya aldır



Ağzının bir kıvrımından cesaret bularak
Tek yürekte susayışlar yaratan yağmurlara açıldım.
Kalmışsa tomurcuklar önünde sendeleyen çocuklar,
Kalmışsa birkaç ısrar ölümle yarışacak,
Onların yardımıyla dünyamıza acıdım.

Dünya. Çıplak omuzlar üzerinde duran.
Herkes alışkın dölyatağı borsalarla ağulanmış bir dünyaya.
Benimse dar; çünkü dargın havsalamın gücü yok bazı şeyleri taşımaya.
Önce kalbim lânete çarpa çarpa gümrah,
Sonra kalbim gümrah ırmakları tanımaktan kaygulu.
Sakın Styks sularının heyûlası sanmayın,
Er gövdesinde dolaşan bulutun simyası bu.
Biraz üzgün ve Ömer öfkesinde biraz.
Öyle hisab katındayım ki katlim savcılardan sorulmaz.
Ne kireç badanalı evlerde doğmuş olmak,
Ne ellerin hırsla saban tutuşu,
Ne fabrikalarda biteviye üretilmekte olan kahır.
Dev iştihasıyla bende kabaran aşkı yetmez karşılamaya.

İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır.
O ferah ve delişmen birçok alınlarda,
Betondan tanrılara kulluğun zırhı vardır.
Çelik teller ve baruttan çatılınca iskeletim,
Şakaklarıma dayanınca güneş,
Can çekişen bir sansar edasıyla uğultudan fark edilmez olunca konuştuğum,
Kadınların sahiden doğurduğuna,
Toprağın da sürüldüğüne inanmıyorum.
Nicedir kavrayamam haller içinde halim.
Demiri bir hecenin sıcağında eriyor iken gördüm.
Bir somunu bölünce silkinen gökyüzünü.
Su içtiğim tas bana merhaba dedi, duydum.
Duydum yağmurların gövdemden ağdığını.

Sen ol küçük bir kıvrımdan, bir heceden aşk için bir vaha değil aşka otağ yaran.
Sen ol zihnimde yüzen dağınık şarkıları bir harfin başlattığı yangın ile söndür.
Beni bir ses sahibi kıl, kefarete hazırım.
Öyle mahzun ki hüzün ciltlerinde adına rastlanmasın.

İsmet Özel

4 Ocak 2012 Çarşamba

le trio joubran - sama cordoba

3 Ocak 2012 Salı

kan


1935 yılında Alman doktor Hans Serelman'ın acil kan nakline ihtiyacı olan bir hastası vardı. Bu olay kan bankalarının (1932'de Leningrad'ta kurulan ilk kan bankası hariç) henüz kurulmadığı ve kan naklinin donörün damarından alıcının damarına doğrudan yapıldığı bir dönemde yaşanıyordu. Serelman, uyumlu donör bulamadığı için hastaya kendi kanını vermişti. Bu şekilde hastanın hayatını kurtardığı için övülmesi gerekirken, kendisi bir Yahudi olduğundan, Alman ırkının kanını kirlettiği için toplama kampına gönderildi. İlerleyen yıllarda, Almanya sekiz bin Yahudi doktorun mesleğini yapmasını engelleyerek ve bunun gibi birçok uygulamayla tıp alanındaki Yahudi "etkisini" azaltmak için çalışmalara başladı. Alman immünoloji çalışmaları, bilime hiç bir katkısı olmayan, saf Aryan kanı ile Yahudi kanı arasındaki farklılıkları bulma üzerine yoğunlaşmıştı. Nüremberg Kan Koruma Yasaları, saf Aryan ırkı yaratmak adına, donörün yeteri kadar saf Aryan kanı taşımaması durumunda, bunu "Alman kanına bir saldırı olduğunu kabul ederek" kan nakli sırasında donörden alınacak kana önemli ölçüde sınırlamalar getiriyordu. Amerika Birleşik Devletleri'ne bakacak olursak, benzer uygulamaları burada da görürüz. Ordu ikiye ayrılmıştı ve Kızıl Haç, zencilerden kan toplamayı reddetmişti. Pearl Harbor saldırısının ardından kana duyulan ihtiyaç o kadar fazlaydı ki, kurum, zenci insanların kanlarını da kabul etmeye başlamıştı. Yalnız onlardan alınan kanı farklı şekilde etiketleyip işliyordu. 1950'li yılların sonunda Arkansas eyaleti, zenci ve beyaz insanların kanının ayrılmasını zorunlu kılan bir yasa çıkartırken Louisiana eyaleti de izin almaksızın beyaz insanlara "siyahların kanını" veren hekimler için bunu suç sayan bir yasa çıkartmıştı. Bu yaygın ayrımcılık, kim bilir kaç siyah ya da beyaz insanın ölümüne ve acı çekmesine neden oldu, tahmin edebiliyor musunuz! Bu yasaları, politikaları ve uygulamaları destekleyen kanun koyucuların bazıları, aynı zamanda bizi yöneten partilerin de başkanları; kimlerin sağlık hizmeti alıp alamayacağına, organ naklindeki organların dağılımına, kimlerin kürtaj hakkı olduğuna, kök hücre araştırmalarına, kimlerin gizli tıbbi evraklara ulaşabileceğine, kimlerin insan genomuna sahip olacağına ve soluduğumuz havanın ile içtiğimiz suyun kalitesine karar verenler de onlar. 

Tıbbi Mucizeler, Dr. Eugene W. Straus, Alex Straus

2 Ocak 2012 Pazartesi

enkaz


Bir hastayı açıp aylar ya da yıllar öncesine ait bir yaraya baktığımda, kendimi kayıp bir gemi enkazını ilk defa gören bir deniz bilimci gibi hissederim. Kendimi, hasarlı organın eski durumunda nasıl göründüğünü düşünmekten alıkoyamam; bu olağanüstü makineyi yarasız bir enkaz haline getiren olayları, içgüdüsel olarak hayalimde canlandırırım. Gemi enkazı araştırmacılarının da benzer biçimde, geminin hasar gören gövdesinden içeri dolan suyun görüntüsünü ve uzun zaman önce bu dünyadan göçmüş denizcilerin ölüm çığlıklarını düşündüklerinden eminim. Benim için travma sonrası koparak kurumuş, cansız bir siniri görmek, bir çocuğun oyuncak bebeğini denizin dibinde yatarken görmek gibidir. Bende bir boşluk duygusu, harika bir şeyin asla yerine konmayacak biçimde yitirilmiş olduğu duygusu uyandırır.

Canımız Neden Yanar?, Dr. Frank T. Vertosick Jr.