12 Mart 2012 Pazartesi

anayasa mı, destan mı?


"İdeal" çözüm, ideal anayasa veya ideal hukuk metni değil, aksine toplumun hayatını, geleceğini, tercihlerini belirleme iddiasında olmayan, bu iddiayı topluma bırakan bir anayasa olabilir. Amerikan Anayasası'nı yapanlardan Benjamin Franklin, 235 yıldır yürürlükte olan, dünyanın en başarılı anayasa metni ortaya çıktığında "Nihai metni dahi kimseyi memnun etmiyor, zira mükemmel bir anayasa yapma imkânı yok" gerekçesiyle anayasanın kabul edilmesini istemişti. Alt maddeleriyle birlikte 24 maddelik anayasa, dünyanın en "iyi" anayasası olarak gösteriliyor. 

Yol Ayrımında, Osman Can 

Not: 1982 anayasası 177 maddedir. 

anayasaya aykırı


Bir kere Türkiye'de anayasa hukukçusu, anayasa hukuku ders kitaplarında yazılı teorileri, anayasa konusuna ve anayasa tartışmalarına en iyi cevabı verecek bilgi kaynağı olarak görür. 300 yıllık modern devlet teorisinin parlak kavramları gözünü kamaştırır. Yeni anaysa yapımı konusunda kafası karışır. "Bir anayasa varken, onu geçersiz kılacak bir anayasa yapılamaz; bu, anayasaya aykırı olur" diye düşünür. "Anayasayı değiştirmek için, yürürlükteki anayasaya bir madde ekleyelim, o bize izin vermiş olsun ve ondan aldığımız izinle yeni anayasa yapalım!" der. "İyi de, bu anayasaya eklemeyi yapan siz iseniz, kendi koyduğunuz kuralın ardından, 'bakın anayasa bize izin veriyor' demek, biraz saçma bir tiyatro olmuyor mu?" diye itiraz edildiğinde, "Hukuk devleti" diye cevap verir. Konuşma ilerlediğinde anayasa hukukçusunun "hukuksal uzmanlığı"nın yazılı metinlerle sınırlı olduğunu görebilirsiniz. Yazılı metin dışında bir hukuk idesinin var olduğunu veya demokratik iradenin yazılı hukuk metinlerinin de yaratıcısı olduğunu ya da halkın kendi kaderini hiçbir hukuk metnine ihtiyaç duymaksızın tayin edebileceğini havsalası almaz. Bu hukukçu dilinin, antidemokratik anayasa anlayışından en fazla mağrur olanları da zehirlediğini, yine bu kesimin farkında olmadan darbeci anayasal düzenin diliyle, kırmızı çizgileriyle ve tabularıyla konuşmasına neden olduğunu görmek, çok trajik, ancak bir gerçek. Fikir edinmek için, Alevilerin, muhafazakârların ve solcuların anayasa tartışmalarına hâkim olan dillerine ve bu kesimler için hazırlanmış anayasa raporları veya taslaklarına bakmak yeterlidir. Hepsinin ortalamasını alıp ve kırmızı çizgilerini topladığımızda , herkesin değiştirmeyi iddia ettiği ittihatçı anayasal düzenin dili ve sistematiğinden başka bir şey ortaya çıkmıyor. Bu da trajik bir duruma işaret ediyor. 

Yol Ayrımında, Osman Can

4 Mart 2012 Pazar

rachel


Peki dördüncüsü? İslam irfan geleneğini diğerlerinden ayıran da ölümün bu rengidir. Nakşîliğin sırrı ölümün bu dördüncü rengindedir. Ekberîliğin de... Ölümün son rengi siyah ey tâlib! Çünkü dördüncüsü siyah ölüm (mevt-i esved) . Artık kurtulmak, ayrılmak, kaçınmak, yapmamak söz konusu değil. Siyah ölüm, bir eylemsizlik değil, negatif bir eylem ise hiç değil. Bilâkis halkın arasına girmek, halkın içinde yaşamak, halkın ızdırabını yüklenmek demek siyah ölüm.İnsanın dertleriyle hemhâl olmak da nefsi öldürmenin diğer bir adı. Kendinden, derviş kibrinden, keyfinden uzak durmak. Kitlenin içinde bir karınca hâline gelmek. Ezilmek. Çiğnenmek. Gürültünün arasında. Hizmet uğruna. Nefsin rağmına. Manastırdan çıkmak yani. Tekkeden ayrılmak. Kendi gönlünle başbaşa kalmaktan vazgeçmek. Hira'yı terk etmenin diğer adıdır siyah ölüm. Zaten ölmüş olanın ölümüdür. Hakikate ermiş olanın. Ferdin değil, ferdiyetin ölümü. 

Ölümün Dört Rengi, Dücane Cündioğlu

25 Ocak 2012 Çarşamba

içimden şu zalim şüpheyi kaldır / ya sen gel ya beni oraya aldır



Ağzının bir kıvrımından cesaret bularak
Tek yürekte susayışlar yaratan yağmurlara açıldım.
Kalmışsa tomurcuklar önünde sendeleyen çocuklar,
Kalmışsa birkaç ısrar ölümle yarışacak,
Onların yardımıyla dünyamıza acıdım.

Dünya. Çıplak omuzlar üzerinde duran.
Herkes alışkın dölyatağı borsalarla ağulanmış bir dünyaya.
Benimse dar; çünkü dargın havsalamın gücü yok bazı şeyleri taşımaya.
Önce kalbim lânete çarpa çarpa gümrah,
Sonra kalbim gümrah ırmakları tanımaktan kaygulu.
Sakın Styks sularının heyûlası sanmayın,
Er gövdesinde dolaşan bulutun simyası bu.
Biraz üzgün ve Ömer öfkesinde biraz.
Öyle hisab katındayım ki katlim savcılardan sorulmaz.
Ne kireç badanalı evlerde doğmuş olmak,
Ne ellerin hırsla saban tutuşu,
Ne fabrikalarda biteviye üretilmekte olan kahır.
Dev iştihasıyla bende kabaran aşkı yetmez karşılamaya.

İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır.
O ferah ve delişmen birçok alınlarda,
Betondan tanrılara kulluğun zırhı vardır.
Çelik teller ve baruttan çatılınca iskeletim,
Şakaklarıma dayanınca güneş,
Can çekişen bir sansar edasıyla uğultudan fark edilmez olunca konuştuğum,
Kadınların sahiden doğurduğuna,
Toprağın da sürüldüğüne inanmıyorum.
Nicedir kavrayamam haller içinde halim.
Demiri bir hecenin sıcağında eriyor iken gördüm.
Bir somunu bölünce silkinen gökyüzünü.
Su içtiğim tas bana merhaba dedi, duydum.
Duydum yağmurların gövdemden ağdığını.

Sen ol küçük bir kıvrımdan, bir heceden aşk için bir vaha değil aşka otağ yaran.
Sen ol zihnimde yüzen dağınık şarkıları bir harfin başlattığı yangın ile söndür.
Beni bir ses sahibi kıl, kefarete hazırım.
Öyle mahzun ki hüzün ciltlerinde adına rastlanmasın.

İsmet Özel

4 Ocak 2012 Çarşamba

le trio joubran - sama cordoba

3 Ocak 2012 Salı

kan


1935 yılında Alman doktor Hans Serelman'ın acil kan nakline ihtiyacı olan bir hastası vardı. Bu olay kan bankalarının (1932'de Leningrad'ta kurulan ilk kan bankası hariç) henüz kurulmadığı ve kan naklinin donörün damarından alıcının damarına doğrudan yapıldığı bir dönemde yaşanıyordu. Serelman, uyumlu donör bulamadığı için hastaya kendi kanını vermişti. Bu şekilde hastanın hayatını kurtardığı için övülmesi gerekirken, kendisi bir Yahudi olduğundan, Alman ırkının kanını kirlettiği için toplama kampına gönderildi. İlerleyen yıllarda, Almanya sekiz bin Yahudi doktorun mesleğini yapmasını engelleyerek ve bunun gibi birçok uygulamayla tıp alanındaki Yahudi "etkisini" azaltmak için çalışmalara başladı. Alman immünoloji çalışmaları, bilime hiç bir katkısı olmayan, saf Aryan kanı ile Yahudi kanı arasındaki farklılıkları bulma üzerine yoğunlaşmıştı. Nüremberg Kan Koruma Yasaları, saf Aryan ırkı yaratmak adına, donörün yeteri kadar saf Aryan kanı taşımaması durumunda, bunu "Alman kanına bir saldırı olduğunu kabul ederek" kan nakli sırasında donörden alınacak kana önemli ölçüde sınırlamalar getiriyordu. Amerika Birleşik Devletleri'ne bakacak olursak, benzer uygulamaları burada da görürüz. Ordu ikiye ayrılmıştı ve Kızıl Haç, zencilerden kan toplamayı reddetmişti. Pearl Harbor saldırısının ardından kana duyulan ihtiyaç o kadar fazlaydı ki, kurum, zenci insanların kanlarını da kabul etmeye başlamıştı. Yalnız onlardan alınan kanı farklı şekilde etiketleyip işliyordu. 1950'li yılların sonunda Arkansas eyaleti, zenci ve beyaz insanların kanının ayrılmasını zorunlu kılan bir yasa çıkartırken Louisiana eyaleti de izin almaksızın beyaz insanlara "siyahların kanını" veren hekimler için bunu suç sayan bir yasa çıkartmıştı. Bu yaygın ayrımcılık, kim bilir kaç siyah ya da beyaz insanın ölümüne ve acı çekmesine neden oldu, tahmin edebiliyor musunuz! Bu yasaları, politikaları ve uygulamaları destekleyen kanun koyucuların bazıları, aynı zamanda bizi yöneten partilerin de başkanları; kimlerin sağlık hizmeti alıp alamayacağına, organ naklindeki organların dağılımına, kimlerin kürtaj hakkı olduğuna, kök hücre araştırmalarına, kimlerin gizli tıbbi evraklara ulaşabileceğine, kimlerin insan genomuna sahip olacağına ve soluduğumuz havanın ile içtiğimiz suyun kalitesine karar verenler de onlar. 

Tıbbi Mucizeler, Dr. Eugene W. Straus, Alex Straus